five minutes before i die

Ayrılıklar zaten yeterince zor, bunun üstüne bir de vedalaşma süreci çok bayat.

Her şeyden önce hiç inandırıcı değil, çünkü hiç gitmeyecekmişiz gibi, aramıza öyle bissürü ay, bissürü yol girmeyecekmiş gibi. Olayların farkına varmaktan o kadar uzağız ki, “Kesinlikle görüşmeliyiz” diyenler kendi koşuşturmacalarına dönmüşken, senin “Gitmeden bi görüşelim” diyemediklerin var. Üstelik vedalaşma dediğin, normal bir buluşmacadan sonra evlere dağılıyormuşuz gibi. Kokuyu, sesi, bakışı, gülüşü, sarılışı, öpüşü depolayamıyorsun ki. Yetmiyorlar zaten. ”Hadi hoşçakal” diyosun, “Skype yükle ordan konuşuruz.” Skype ne allaaşkına? Neyse ki indirdim.

Kaldı ki giden sadece biz değiliz, başkaları da gidiyor. Sen gidiyorsun, o gidiyor. Başka başka yerlere; kimse yerinde durmuyor. Burda kalanlar da, yepyeni şeyler yaşıyolar, herkesin anlatacağı tonlarca şey birikiyor.

Bu sefer liste kabarık: İlk defa özleyeceklerim var, yakınlarımdayken bile özlediklerim var, görmeyip özlediğim var. 

Ama Skype indirdim, konuşuruz.

Comments
[Flash 9 is required to listen to audio.]

Buralardan kısa süreli gitmeme 15 gün uzun süreli gitmeme 33 gün var.

İllegallik umrumda değil.

2 Kasım 2011 Ankara, Passage Büyük Ev Ablukada konserinden Davullu Evren Bozması.

“Salak mısın?” - Bilge Barutcu.

Comments
Mutsuzluk gerçekten böyle elektrik akımı gibi içinden geçiyor ve bunu hissedebiliyorsun. Ya da acı bir içkiyi içince, onun her yudumunda artan bir duyarlılıkla önce boğazından sonra çeşitli borularından midene ulaştığını hissediyorsun ya öyle işte. İşin kötüsü bu hissin, içinden çıkabileceği bir yer de yok. Mutsuzluğu olabilecek en uç sınırlarda yaşayan bir adam bunu şöyle anlatıyor:
“Bir köprüde duruyorum. Sonra al işte, köprü yok oluyor. Ve ben, havada asılı kalıyorum, hiçbir şey beni tutmuyor. Bir yıldız gibi yani, bunu görmek için can atan bir sürü göz için havada lanet bir parıltıyım. Aslında görmesini istediklerimiz için olduğu gibi.”
Şimdi kendine gelebilmek için avuç içlerini gözlerine bastırıp biraz beklemen lazım. Çünkü bu duyguyu bu kadar net hissedebilmek sende korkuya ve paniğe neden oluyor. Bir sürü insan seni izlerken havada asılı kalıvermek gerçekten ürkütücü çünkü. Ve bunun sadece bi mutsuzluk tanımı olmama ihtimali de.

Mutsuzluk gerçekten böyle elektrik akımı gibi içinden geçiyor ve bunu hissedebiliyorsun. Ya da acı bir içkiyi içince, onun her yudumunda artan bir duyarlılıkla önce boğazından sonra çeşitli borularından midene ulaştığını hissediyorsun ya öyle işte. İşin kötüsü bu hissin, içinden çıkabileceği bir yer de yok. Mutsuzluğu olabilecek en uç sınırlarda yaşayan bir adam bunu şöyle anlatıyor:

“Bir köprüde duruyorum. Sonra al işte, köprü yok oluyor. Ve ben, havada asılı kalıyorum, hiçbir şey beni tutmuyor. Bir yıldız gibi yani, bunu görmek için can atan bir sürü göz için havada lanet bir parıltıyım. Aslında görmesini istediklerimiz için olduğu gibi.”

Şimdi kendine gelebilmek için avuç içlerini gözlerine bastırıp biraz beklemen lazım. Çünkü bu duyguyu bu kadar net hissedebilmek sende korkuya ve paniğe neden oluyor. Bir sürü insan seni izlerken havada asılı kalıvermek gerçekten ürkütücü çünkü. Ve bunun sadece bi mutsuzluk tanımı olmama ihtimali de.

Comments
firarland:

Kafamda herkesle kavga ediyorum. Kafam çok büyük, kafam savaş alanı. Çok yoruluyorum. Kafa benim diye, kendime torpil geçecek değilim. Kavgalar çok sert geçiyor. Umarsız cevaplar veriyorlar piçler. “Bunları da mı duyacaktım?!” demeye vakit yok. Hızlı düşünmek lazım.  Kafayı kullanmak şart. Ve fark ettiyseniz, kafamı çok çeşitli şekillerde kullanabiliyorum. Üstelik kafamın içindekilere hapsolmak için denizin altında olmam şart değil, maalesef.

firarland:

Kafamda herkesle kavga ediyorum. Kafam çok büyük, kafam savaş alanı. Çok yoruluyorum. Kafa benim diye, kendime torpil geçecek değilim. Kavgalar çok sert geçiyor. Umarsız cevaplar veriyorlar piçler. “Bunları da mı duyacaktım?!” demeye vakit yok. Hızlı düşünmek lazım.  Kafayı kullanmak şart. Ve fark ettiyseniz, kafamı çok çeşitli şekillerde kullanabiliyorum. Üstelik kafamın içindekilere hapsolmak için denizin altında olmam şart değil, maalesef.

Comments

Şu yaşımda varoluşsal korkularla mı uğraşayım?

Evet, altıma sıçıyorum korkudan ama daha hayatın anlamını düşünemeden, “Seneye mezun olucam, neler oluyor?!” telaşı yüzünden. Bir sürü şeyi ıskaladım, çok eksiğim kaldı arkamda. Güzel şarkılar dinledim; onları insanlara övdüm, az kitap okudum; okumayanları eleştirdim, okuduklarını da eleştirdim, bir miktar film izledim, festivallere gittim; ordakilere imrendim, anlamını bilmediğim kelimeleri ödünç aldım, aşık olmadım, insanlara ilişkileri için tavsiyelerde bulundum, ders çalıştım, bir kaç kere sarhoş oldum, bazen dans ettim, otobüse koştum, spor yapmadım, sabahlamam gerektiğinde uyudum; çok uyudum, hep kaçmak istedim; cesaretli olamadım, az heyecanlandım, az ağladım, az hissettim, çok plan yaptım; uygulayamadım, çok güldüm. Pek özlemedim, az hayal kurdum. Çok korktum, çok ve çok bekledim.

Comments
  • Biri: Müzikte bir yere gelmeyi düşündünüz mü?
  • Feyyaz: Aslında ben hayatımın hiçbir yerinde hiçbir yere gitmeyi düşünmedim.
  • Bugün beni altüst ettiler. Adam diyor ki, hayatında bir yere gitmeyi düşünmemiş olabilirsin, ha düşündüysen de git! Hepimiz gelecek korkusundan altımıza sıçıyoruz. Endişeli olmayan kimse yok ama korkunu daha fazla bastırma ve kus. Gidebilmeye cesaret et, yapmak istediğin şeyi yap ve sabırla bekle. Durmayı bil. Meydan oku ve dur lan. Çünkü, "o işte para yok" dedikleri şeyin karşısında "mutsuzluk" olmadığını bilemeyiz. Çünkü yaptığın şeyin sana dayattıkları şey olup olmadığını sadece sen bilirsin. Uyuma. Hayallerini anlat. Etrafında seni desteklemeyenleri bırak. Seni gittiğin 'doğru' yolda, "Hoşgeldin!" tabelası karşılamayacak, ama yapmak istemediğin yolda giderken "İşte şimdi hapı yuttun." tabelasıyla karşılaşabilirsin. Şu an kafanı kesseler, "Hoho hadi eyvallah!" diyebilecek kadar mutlu ol.
  • Aziz Kedi'ye sevgilerle.
Comments

Paul konserine gitmeden ölmeyeceğim. Paul da ölmeyecek. Beraber şarkılar söyleyeceğiz, ben “Naaaa naaa na nanananaa” diyeceğim, o “Hey Jude!” diyecek. Beraber iyi bir ikili olacağız. Sonra belki bi İngiliz çayı içeriz, kocaman ve yeşil bir İngiliz bahçesinde.

(Source: ggreyjoy)

Comments

Az önce festivalde izlemek istediğim bir sürü filmden biri olan ‘Volcano’ başladı. Ben evdeyim. Yarın, izlemek istediğim filmlerin bir kısmını izlemeyi umuyorum. Ama tahminimce bunun için bugün ödev yapmam lazım. Festival dönemindeki sevgili ihtiyacından bu sefer bahsetmicem. Çünkü sıkıldım. Yarın akşam dışarı çıkıp oynamak istiyorum. Melih Gökçek gece hayatımı baltalıyor. Pazar günü Osman gidecek. Sonra ben gidicem, bi gidiş ki öf. Hala kar yağmadı, ben de beklemiyorum. Geçen gün ‘ben özlemiyorum’ dedim, yalan. Bir sürü insanı özlüyorum. Bütün bunların yanında seslerimiz çirkin olsa n’olur? Hem biz Red Hot Chilli Peppers’ın yükseliş dönemine yakından tanık olmuştuk çocuklar. O zamanlar sahadaydık. Sinirleniyorum. Kalbim o sayfa kadar temiz değil. Yanımdaki insanlardan utandığım oluyor. Derste PacMan oynayan kızı izledim, çünkü ben stratejik oynayamam. Holga bebeyimle çektiğim ilk filmden 24 fotoğraf sağ salim çıktı, ve bence bu hiç fena değil. Yemeği kendi bütçeme göre seçmişken, ısmarlamanız üzücü olabilirdi. Neyse ki o kadar fakir değilim. Annem içerde ev işleriyle ilgili bilgisizliğim konusunda gerçekten üzülüyor. Kapımı kapattım.

Bilinçakışıbudeğil.

Comments

Geçmiş o kadar da ağır olmuyor bazen. Kafanızı rahatlatıyosunuz, diyosunuz ki “Sokarım lan neyse ne”. Sonra değiştiriyosunuz mesela, değişiyorsunuz. “The more you change, the less you feel”. Bu da allahın belası bi şey ama sonuçta kafanız değişince bazı şeyleri değiştirme kabiliyetine sahip oluyorsunuz. Bazen de ezilirsiniz ama lan. Sonuç olarak; bu güzel ve haklı bi çizim. 
Anladığım kadarıyla Kasım akıllanmış, bu yıl çok üstüme gelmedi. Sadece şunu söylemek istiyorum ki, ben bu yaşımdan sonra bişeylerin başında bişeyler bekleyecek değilim. Tüm hayatım beklemekle geçerken, bi de bunu yapamam. Çünkü canım istemiyor. Yatakta yatarken çay içmek çok zor. Kasımın son gününe gelmişiz, uyanamama problemim oldu, çok şeker. Saatlerce, günlerce uyudum. Canım hiçbir şey yapmak istemedi. Hocalar mailler atıyorlar, deadline’lar filan. Bi takım işler yapmam gerekiyor. “Lan” diyorum, “ne yapmam gerekiyor ki?”.
Sarı Holga’m geldi. Balık olup koşuyoruz. “Allah kimseyi balık edip çırpındırtmasın güzel kardeşim” diyorum. Çırpınmak çok zor bi eylem, insan mahvolur. 

Geçmiş o kadar da ağır olmuyor bazen. Kafanızı rahatlatıyosunuz, diyosunuz ki “Sokarım lan neyse ne”. Sonra değiştiriyosunuz mesela, değişiyorsunuz. “The more you change, the less you feel”. Bu da allahın belası bi şey ama sonuçta kafanız değişince bazı şeyleri değiştirme kabiliyetine sahip oluyorsunuz. Bazen de ezilirsiniz ama lan. Sonuç olarak; bu güzel ve haklı bi çizim. 

Anladığım kadarıyla Kasım akıllanmış, bu yıl çok üstüme gelmedi. Sadece şunu söylemek istiyorum ki, ben bu yaşımdan sonra bişeylerin başında bişeyler bekleyecek değilim. Tüm hayatım beklemekle geçerken, bi de bunu yapamam. Çünkü canım istemiyor. Yatakta yatarken çay içmek çok zor. Kasımın son gününe gelmişiz, uyanamama problemim oldu, çok şeker. Saatlerce, günlerce uyudum. Canım hiçbir şey yapmak istemedi. Hocalar mailler atıyorlar, deadline’lar filan. Bi takım işler yapmam gerekiyor. “Lan” diyorum, “ne yapmam gerekiyor ki?”.

Sarı Holga’m geldi. Balık olup koşuyoruz. “Allah kimseyi balık edip çırpındırtmasın güzel kardeşim” diyorum. Çırpınmak çok zor bi eylem, insan mahvolur. 

(Source: unelaine)

Comments

Peki ama , böyle şeyler herkesin başına geliyorsa; nasıl oluyor da, yaşlılar ezilmiş, acı çekmiş, çıldırmış değil de, huzurlu kimseler olarak görünüyorlar?

Anlaşılır bir şey varsa, o da ölülerin niçin çürüdükleridir. İçlerindeki bütün o zehirle.

Cesare Pavese, Yaşama Uğraşı.

Comments

© Copyright five minutes before i die 2011 | Powered by Tumblr | Theme by paulfosterdesign